Global Modernite Sürecinde:
MA
Prof. Dr. Veysel Batmaz
6 Ocak 2007,(Kısmen Birgün’de, kısmen medyapoliten.com’da --medyapoliten@Veysel Batmaz-- yayınlandı.)
Marx, modern düşünsel ve siyasal tarihte anıtsal bir kişidir. Bize kavramsal bakımdan zengin, törel (ahlaksal) bakımdan esinleyici büyük bir kalıt (miras) bırakmıştır. Bununla birlikte Marx, Marksist olmadığını söylediğinde kendisini ciddiye almalı, buna bir bon mot (şaka) gözüyle bakıp geçmemeliyiz.
Marx, yandaşı olduğunu açıklamış pek çok
kişinin bilmediği bir şeyi, kendisinin bir 19.yy insanı olduğunu ve ufkunun
kaçınılmaz bir biçimde bu toplumsal gerçeklikle sınırlandığını biliyordu.
Çoklarının bilmediği bir şeyi, kuramsal açıklamalarının yalnızca, açık ya da
örtük olarak saldırıya geçtikleri alternatif açıklamalarla ilişki içinde
anlaşılabilir ve kullanılabilir olduğunu, başka öncüllere dayalı başka
sorunlara ilişkin açıklamalar karşısında ise tümüyle ilgisiz kaçtığını
biliyordu. Çoklarının bilmediği bir şeyi, çalışmalarının sunuluşunda,
kapitalizmin eksiksiz bir sistem olarak anlatılmasıyla (böyle bir sistem
tarihsel olarak hiçbir zaman var olmamıştır) kapitalist dünyanın somut gündelik
gerçekliğinin çözümlenmesi arasında bir gerilim olduğunu biliyordu. Bu nedenle,
Marx’ın yazılarını anlamlı olabilecek tek biçimde, -bildiği k
Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, (Çev: Necmiye Alpay), Metis Yay., 2002
Tarihin bu ironisi,
1950’lerden sonra gelişkinleşmiş olan global kapitalizmin (“late capitalism”
denirdi benim öğrencilik yıllarımda, arasındaki fark çok da önemli değil.) ve
1960’lardaki “yapısalcılık” (ve sonra, postyapısalcılık ve postmodernizm)
düşüncesinin yarattığı heyecanlarla, “sınıfın” ort
İçinde bulunulan bu
tarihsel dönemin, Türkiye gibi ulus-devleti ile sorunlar yaşayan halkları
barındıran ülkeler açısından önemli bir uluslararası bağlamı da vardır:
Artık, ideolojik olarak,
Sovyet tahakkümü (!), komünizm gibi Batı’nın bir öcü olarak sunduğu Doğu “tehlikesi”
ort
Dünya genel anlamda
aynı sorunlarla boğuşan (çevresel-uzaysal
kirlenmeyle, kitlesel zincir üretimin esnekliği -post-fordist üretim- sonucunda
uluslararası ve devasa boyuta varmış olan sömürüyle, global tüketim çılgınlığı
ile, başta bankalar -malî kuruluşlar- olmak üzere, uluslararası ve
devletlerüstü örgütlerin, ulusal devletlerin, şirketlerin ve bireylerin
hepsinin aynı anda borçlu konumda olmaları sorunuyla; kara para ve kayıtdışı
ekonomilerin getirdiği maliyetlerle; dolaşımdaki para miktarının bilinemezliği
ile; uyuşturucu ve uyarıcı ilaçsal-tıpsal-biolojik/kimyasal ve eblehleştirici-
şenlikli medyatik bombardımanla; devlet terörizmi yerini, devlet terörizmini de
yeniden üreten fakat aynı zamanda örten, kontrol edilmesi güç NGO’ların
yarattığı terörizmle; dehşet dengesinin ort
Bu kürede
keşfedilecek ve icat edilecek yeni bir yer ve ürün neredeyse kalmadığından
sadece eski ürün ve yere yeni katma değer yükleme işini gören turizm ile
keşfetme duygusunun iğdişleştirilmesi; global tarzda üretilen enformasyonu
takip, sonra da onu kopyalayarak üreten medyatik bir eğitim ağ-sektörünün
oluşması (online eğitim) ve bu iki
sektörü hızlandırıcı ve onları boşlaştıran iletişim ağ-sektörünün yaratılması
ile dünya, McLuhanca bir “global köye” dönüşmüştür. İçine kapanık ve
kapanıklığın verdiği güdülenmeyle patlamaya hazır Orta Çağ köyünden farklı
olarak, bu yeni köyde sadece yeni yapay hizmetlere, halüsinasyonu fantezilere
ve uyuşturucu-uyarıcı yabancılaşmalara yer vardır.
Ekonominin
damarlarındaki kan olduğu söylenen “parasal” sınırlar had safh
İşte bu kürede,
Türkiye gibi ülkeler için, geniş yığınları oluşturan işçi sınıflarını
yaşanılmazlık sınırlarına varmış olan “global” dünyanın dışına çıkartmanın
yolları denenmektedir. Bu iki eksenli bir süreçtir: Birincisi Türkiye’yi kendi
içine kapatıp; milliyetçiliği ırkçılığa indirme darbeleri yoluyla; ikincisi de
bu darbe sürecinin ikiz kardeşi ve tetikleyici olan insanî uhrevî
kapanma-örtünme yoluyla. Biri darbe, diğeri türban ile simgelenen iki siyasal
akımın kapışması.
Latin Amerika’daki sosyalist hükümetler;
Irak’taki direnişin vardığı boyutlar; Afrika’daki laikçi-dinci çatışmasına
dönüşen (Somali, Sudan) eski ulusal kurtuluş savaşlarındaki yeni dönem; henüz
tam anlamıyla sonuç vermese de, Çin ve Hindistan etrafında kurulan bölgesel
ekonomik antlaşmalar, vb. gibi olgu ve olaylar Türkiye’deki bu denemelerin
işlemsel ve ampirik global yanlarını oluşturmaktadır.
İşte bu aşam
Bu tarihi geçmişe
şöyle bir bakalım:
Bu
yakın tarihte unutulan, göz ardı edilen veya bilinmeyen ve özellikle de
Marksistler tarafından anlaşılmayan bir yanyanalıkla işe başlayalım: Mustafa
Kemal’in “sınıfsız, imtiyazsız bir ulus” yaratma düşüncesinin temeli, “sınıfsız”
bir toplum yaratmak “amacıyla,” Marx’a göre, sınıfsal ve tarihsel olarak sahip
olan işçi sınıfının amacı aynıdır.
Bu şu demektir: Kapitalizm
ile birlikte tarihte ilk kez, kendi sınıfsal çıkarını elde etmek için sömürü
olgusunu ort
İşçi sınıfı, modern tarihte bu dönüştürücü gücünü ve işlevini kullanırken yalnız kalmamış, köylüler, küçük burjuvalar, aydınlar, öğrenciler ve marjinaller tarafından desteklenmiş, hatta yönlendirilmiştir. Çoğu kez işçi sınıfına öncülüğü “dışarıdan bilinç taşıyan” aydınlar veya örgütler yapmaktadır. Mustafa Kemal’in devrimleri de aynı biçimde, tüm halk kesimlerinin yer aldığı, burjuvazinin de yer yer taraftar olduğu ve militer aydınların öncülüğünde gerçekleşmiştir. Her iki devrimci dönüşüm modeli ontolojik ve teleolojik olarak benzerdir.
Marksistlerden Önce CHP
Bugüne bakıldığında
bu benzerlik, yani, 21. yy’da Türkiye’nin global ve ulusal konumu çerçevesinde,
Marksizmin tarihsel belirleyicilikle tanımlanmış işçi sınıfının tarihi dönüştürücülükle
yükümlenmiş olması düşüncesi ile Mustafa Kemal’in 20. yy’ın başında, 1919-1939
arasında yaptıkları daha da fazla eşleşmiştir.[1]
Bu anlamda Mustafa Kemal’in partisi CHP’ye büyük görevler düşmektedir.[2]
CHP, uzun yıllar, çoklukçu[3]
tek parti yönetimi olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atmış olan bir
partidir; 1946 yılından sonra ise, çoğunlukçu
bir parlamenter yapı içinde temel muhalefet partisi konumuna ve zaman zaman
da koalisyonlarla parçaçıl iktidarlara sahip olagelmiştir. 1965-1973 yılları
arasında işçi sınıfı ve köylülük temelinde, “ortanın solu” olarak konumladığı
ulusal politikası ile toplumun yarısına yakınının (1965’de ve 1973’de % 42)
desteğini almış ve o dönemin seçim sistemi sonucunda, din eksenli bir parti ile
(MSP ile) koalisyon yapmıştır.
Bu dönemde CHP’nin
(aslında Ecevit’in) yaptığı tarihsel yanlışlık vurgulanmalıdır: CHP, 1973
yengisini Ecevit’in dışa bağımlı dar ve sekter politikaları ile Türkiye’yi yavaş
yavaş yükselecek ve 12 Eylül ile zirvesine oturacak olan dinsel bağnazlığa
gömen ve ayrıca, ekonomik olarak ülkeyi zor durumda bırakan Kıbrıs sorununa
getirdiği hesapsız uluslararası çözümün sonuçlarını iyi yönetemeyerek, boşa
harcamıştır.[4] Bu yıllarda, DP döneminden
ve hatta 1940’dan başlayarak artık Mustafa Kemalcilikten çıkartılarak
dönüştürülmüş olan devlet ve ordu ile CHP arasındaki bağlar ve çelişkiler doğal
olarak önemlidir fakat bir politik parti olarak, yaşanılan süreç CHP’nin
içindeki oluşumlarla ilgilidir. CHP’nin 1973’te MSP ile yaptığı işbirliğinin
sonucunda ülke kaosa sürüklenmiş, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin önü açılmış;
bugün bile önemi kabul edilen, -- bu satırların yazarı tarafından da yanlış
bulunan – Kıbrıs olgusunun ideolojik ve politik sonuçlarından
yararlanılamamıştır. Bu koalisyonun yanlışlığının sonucunda, hem Türkiye
yitirmiş; hem de CHP, sonuçlarını 2005 yılına k
1965-2005
arasındaki CHP’nin eleştirisi bu yazının doğrudan konusu olmasa da, şunu bir kez
daha vurgulamam gereklidir: Bu döneme, CHP’nin başında kim olursa olsun ve
hangi adla örgütlenmiş bulunursa bulunsun, Ecevit damgasını vurmuş; Ecevit, kişisel
bilgisizliği, politik olarak dışa bağımlılığı ve lider olarak sekterliği ve en
önemlisi de, kendi dışındaki sola kapalı olmasıyla,[5]
CHP’yi uzun süredir % 10-20’lerde bir
seçmen desteğine mahkûm eden politikaları yaratmıştır.[6]
Depolitizasyonun ve irticacı gelişmelerin yolunu açan, Kürtçü (Ermenici veya
ırkçı) ayrılıkçılığa zemin hazırlayan ve ülkeyi akılsız ve atıl bırakarak
neo-liberalizmin kucağına savunmasız olarak atan 12 Eylül faşist darbesinin
oluşmasına yol açan gelişmeler bile, bu tarihsel yanılgı ile ortaya çıkan
sürecin doğal sonucudur. Oysa bu ülkenin gelişiminin motorlarından biri dindar Kürt
halkı ve onun büyük bir çoğunluğunun tarım ve sanayide proleter olarak
çalıştırılmasına dayanmıştır. Bölücülük ve irtica diye adlandırılan eylemliliğin
kullandığı bu Müslüman Kürt proleterleri vurgusu yapılm
Kuşkusuz bu kırk
yıllık sürecin dış koşullarla belirlenen önemli dinamikleri de mevcuttur. Bu
konulara yazının devamında yer yer değinilecektir.
1940’dan altmış beş
yıl, 1965’den kırk yıl geçmiştir ve 2005 yılı CHP’nin temel dönemeç yılıdır. Dönemeç
yılı olmasının nedeni, AB ile olan ilişkilerin yeni bir yapıya evrildiği bir
süreç olmasıdır; CHP gibi kendini “sol”da tanımlayan bir partinin hangi politik
hedeflere ve sınıfsal konumlara göre bu süreci yöneteceğinin artık tam
anlamıyla ortaya çıkmasının zamanı gelmiştir. Şu andaki CHP yönetimi bu
konularda önemli yapılanmalar yaratmakta ve çoğu zaman zorunlu olarak güncel
politikalara boğulsa da, açılımlar yapmaya istek duymaktadır.
CHP’nin güncel
durumunu, Mustafa Kemal’in “sınıfsız, imtiyazsız bir ulus” yaratma hedefi ve
özlemi açısından ve bu özlemin, sosyalizmin 15 yıl önce devlet sosyalizmi
olarak çökerek tarihsel bir mevzi yitirmiş olmasına karşın 2000’li yıllardan
başlayarak özellikle Latin Amerika’daki dokuz ülkenin seçimle işbaşına gelen
sosyalist hükümetlerle yönetilmeye başlaması bağlamında ve işçi sınıfının
Marksist açıdan geldiği aşama açısından, Mustafa Kemal’in hedeflediği “sınıfsız,
imtiyazsız ulus” ile Marksizmin önerdiği “sınıfsız toplum” arasındaki benzerliğin
ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğini irdelemek, değerlendirmek ve
2007’den başlayarak CHP’nin ne yapması gerektiğini sorgulamakla işe başlamak
gereklidir. Bu yazı, CHP dışından yazılmış bir yazı olmasına karşın, nesnel ve
bilimsel bir taraflılığa sahiptir. Bu taraf, yazarın kendisine hiçbir zaman
solcu dememesine karşın, “sol” taraftır.
Yazarının amacı, önerilerinin Marksistler içinde olduğu k
Marksistlerin
bugünkü görevi Türkiye’de Mustafa Kemal’in 1919-1939 arasında
gerçekleştirdiklerini sorgulamacı bir tutumla savunmak ve desteklemektir. Marksistlerin
1965-1973 arasındaki görevi de buydu ve devlet tarafından “anarşist” ilan
edilen Deniz Gezmiş de kendini “Mustafa Kemalci Marksist” olarak tanımlıyordu.
1985’lere k
PKK hareketinin
ivme kazanarak etnik bir Kürt milliyetçiliğine evrimleşen Marksist temeli,
giderek Türkiye Sol’unu tasfiye eden ve Sol’a, kültürcü ve etnik analiz temeli sağlayan
bir ivmeye dönüşmesi 1985 yılıdır. Türkiye Sol’u, SSCB’nin dağılmasından çok
önce, PKK’nın silahlı etnik eylem planlamasının bir sonucu olarak ayrışmış ve
yok olmaya başlamıştır.
Türkiye’deki
Marksist solun amacı, ister sosyalist devrim, isterse milli demokratik devrim
yapmak olsun, büyük bir çoğunlukla, Mustafa Kemal’in yarattığı ülkesel
bütünlüğün devletini “sınıfsız bir topluma” ve/veya “sınıfsız ve imtiyazsız bir
kitleye” dönüştürmekti. 1919-1939 arasında, tüm teknolojik ve politik
gerekliliklerle inşa edilmeye başlanılmış ve 1940 ile bu yazının ilerleyen
bölümlerinde değineceğim nedenlerle ve dinamiklerle yarıda kesilmiş olan bu
ulusal hedefin tamamlanma sürecine girilmesinin, ironik olarak tam zamanıdır.
“Altı ok” bu konuda, dünyanın yeni Marksist gündemine oturmaktadır; Mustafa Kemal ile Marksist gelenek birleşmektedir.
Yeni “Yön”
Günümüz Marksizminin, Mustafa Kemal devrimlerinden öğreneceği çok şey vardır. Bunun Türkiye’deki öğretmeni Doğan Avcıoğlu’dur. (Bir de Avcıoğlu ile olumlu ve olumsuz yanlarıyla karşı karşıya gelseler ve birbirleriyle çeliştiklerini söyleseler de Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kıvılcımlı bahsi bir başka yazıda ele alınacaktır.)
Doğan Avcıoğlu’nun Yön
Hareketi (1961-1971), Türkiye sosyalizmi tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı.
Leninci Marksizmi ve Kautskyci sosyal demokrasiyi aşan bir özelliği vardı. Mustafa
Kemal ile Marksizmi sentezliyordu. Kaderi “darbecilik” ile belirlendi. 1975
sonrası Doğan Avcıoğlu, bu darbesel müdahale yanlışlığından ders çıkartmıştır
ancak bu etiket onu itibardan da düşürmüştür. Oysa yaptığı sentez, darbecilik
dışında Türkiye Marksistleri için önemli bir başlangıç noktasıdır.
Mustafa Kemal,
1919-1939 arasındaki yirmi yılda, olan durumu tanımlarken hep gelecekteki
özlemlerini, projelerini seslendirmiştir. Bu özlemlerin/projelerin nasıl
gerçekleşeceği ile ilgili başlangıç ve deney noktaları, O’nun devrimleridir.
“Köylü efendimizdir” derken, henüz tam biçimiyle oluşmamış işçi sınıfı yerine,
mülksüz (ya da yaşam gereksinimi için çok küçük mülkiyete sahip), çalışan,
emekçi (Marksizm bağlamında da) tek sınıf olan köylünün, gelecekte Türkiye’nin
yöneticisi konumuna geleceğini vurgulamaktadır; “Yurtta sulh, Cihanda sulh”
derken, âdeta kırk yıl sonranın detantını haber verircesine, ebedi barışın
kapitalizmin sona ermesi ile birlikte mülkiyetsizlikçi toplumun oluşmasından
sonra olacağını söylemektedir; “sınıfsız, imtiyazsız bir milletiz” derken,
Marx’ın öngörüsünü hayal etmekte, seslendirmektedir.
Marksist Mustafa
Kemalcilik bir sentezdir. Ancak, anakronik bir sentezdir; güncelleşmesi
gereklidir. İlk olarak, teleolojik bir sentez: “sınıfsız, imtiyazsız bir
toplum” her iki düşünce yapısının sonul amacıdır. İkinci olarak, yöntemleri
açısından bir sentez: devrimci dönüşüm ve monolitik blok, kitle partisi, her
iki kuramın da yöntemsel işleyişini ortaya koyar. Üçüncü olarak, içerik
açısından bir sentez: sömürüyü ve mazlumluğu yok edecek bir toplum imgesi/projesi
her iki düşünüşte de en kalın çizgileriyle vardır.
Marksizm genel kapitalizm
kuramıdır ve kapitalizmi sona erdirirken kendisini de yok ederek, tüm insanlar
için sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmanın tarihsel zorunluluğunu omuzunda
taşıyan bir işçi sınıfının sosyalizme geçeceğini söylemektedir. Marx’ın bir kaç
kez vurguladığı gibi bu geçiş İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri için
içsel ve şiddetsiz bir dönüşümle; Kıta Avrupa’sı gibi daha az kapitalistleşmiş
toplumlarda da şiddete yönelik devrimlerle gerçekleşecektir. Mustafa Kemal’de
ise, henüz kapitalizmin ilkel evresindeki yeni bir ulusun, Marx’ın öngördüğü
sonuca nasıl varılacağının devasa ve evrensel bir deneyi söz konusudur.
1940’dan sonra ise bu deney, emperyalizmin boyunduruğu altına sokulmuş ve
oluşum çizgisinden saptırılmıştır. 1940 sonrası dinci, liberal ve faşist
akımların Türkiye’deki devleti ve politikayı parsellemeye başlamaları bu
emperyalist yapı sayesinde mümkün olabilmiştir.
Mustafa Kemal
döneminde, Marksizme yakınlaşan bir Kadro
hareketi oluşmuştur. Kadrocular, devletçi politikalarla, üçüncü dünyacılığın
ilk adımlarını atan ve yoğun bir biçimde karma ekonominin devletçi vurgusunu
öne çıkartan bir ekonomi politika izleyicileri olmuşlardır. Bu düşüncelerini
pratiğe de geçirmişler fakat emperyalist kuşatma altında devlet bir süre sonra
kendini liberalleştirerek, dinci ve faşist eğilimlere mahkûm etmiştir. Yön
hareketi bu eğilimin, soğuk savaş dönemindeki oluşumudur.
Yön hareketi
döneminde, o sıralarda genç bir Mülkiye asistanı olarak Yön Bildirisine imza
atanlar arasında bugünkü CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da vardır. Kırk yıl
önce, Türkiye’nin en önemli sol aydınları tarafından kurulan ve önderliğini
Doğan Avcıoğlu’nun yaptığı bu hareketin 12 Mart ile kesintiye uğratılması
Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. 12 Mart darbesi ile ort
Teorinin Praxisi
Kısacası, Mustafa
Kemalcilik bir emperyalizm praxis’idir.[7]
Bütünsel bir teorik külliyata dönüşmemiş eylemin sadece söylem olduğu bir
süreçten oluşur. İçinde olmayan en önemli unsur da sınıf’tır.
Açıkçası, günümüzde,
Fidel Castro için Jose Marti, Hugo Chavez için Simon Bolivar neyse,
Türkiye’deki Marksistler için de Mustafa Kemal odur. Ne daha fazlası, ne daha
azı.
Mustafa Kemal’i
1940 yılından sonra konumlandığı laikçi Atatürkçülükten kurtarmak ve tarihsel
ve sınıfsal yerine yerleştirmek gereklidir. Bunun için de, 1919-1939’u iyi
anlamak gereklidir.
Marksizmin ve Marksistlerin görevi Türkiye’de budur.
EK: DENİZ
GEZMİŞ İLE SÖYLEŞİ (DEVRİM GAZETESİ 23 ARALIK 1969)
Atatürk'ün, "Tam bağımsızlık" ülküsünü
kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine
kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde. Tertipçilerin baş hedeflerinden biri
de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle
yorumladı:
- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara
rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça
ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam
ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini
engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi
olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere
hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine
ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal'ci zinde güçler
saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci
kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve
Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve
işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal'in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün
zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.
- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin
var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu
ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?
- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa'nın verdiği bir
haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal'in bize
yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri bir araya gelseler bu
hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.
- Mustafa Kemal'in gençliğe yüklediği devrimci
görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?
- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı'ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrimci eylemde bulunacaktır. Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara mal edilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yekvücut olmak zorundadır.
- Halk kitlelerini emperyalizme karşı
mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler
kimlerdir?
- Bugün Türkiye'de Kemalist Devrim'in bekçiliğini
yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs'ı yapan güçlerin önemli bir yeri
vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde
güçlerle el eledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde
güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi
kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici
güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgâhlayanlar açmayı
başaramayacaklardı r.
- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele
verilecektir?
- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu
seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona
karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal'in 50 yıl
önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için
listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları
defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta
kararlıyız.
- Bazı çevreler bu görüşleri, "devrim
yobazlığı" sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?
- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her
şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri
için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk
karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek
devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlı su devrimciliğine özenmiş
politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri
olmaktadır. Politikacı, "halk kızar" diye, halk düşmanlarının
uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını
desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına
bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp,
egemen sınıflara göz kırpan tatlı su devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve
köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş
yolunda onlarla birlikte mücadele eder. Hem egemen sınıflara göz kırpan oy
goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz. Bugün bizi devrim yobazı olarak
nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir.
Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak
bir mücadele söz konusu değildir. Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık
isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye'nin kurulması için
bizimle birlikte mücadele edecektir."
(Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim Gazetesi - 23 Aralık 1969 - Sayı: 10 - Sayfa: 2-7)
[1] Bu eşleşme (Marksist Mustafa Kemalcilik), 20. yy’ın tamamında da geçerlidir fakat 21.yy’ın global gelişmeleri çerçevesinde artık somut bir hayatiyet kazanmıştır. Deniz Gezmiş 1969’da şunları söylemektedir: “Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal'ci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal'in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.” (Deniz Gezmiş, Devrim Gazetesi, 23 Aralık 1969)
[2] Yer yer tarihsel gelişmelere yer verilse de bu yazı tarihsel politik (parti, hizip, siyasal mücadele ile ilgili) bir analiz değildir. Daha çok Marksizmin kuramsal önermeleri ile Mustafa Kemal’in toplum projesinin bilimsel ilişkileri üzerinde durulmaktadır. CHP’nin Mustafa Kemal döneminde ve daha sonraki aşamalarda kendi dışındaki sol ile (Sovyetik, Goşist ve Maoist sol ile) ne türlü çatışmalara girdiği ve tarihin gerisinde yaşananların ne türlü sonuçlara evrimleştiğini anlamak için şu kaynaklara Bkz: Yalçın Küçük, Sırlar, Salyangoz Yay., 2006; Aydın Yalçın, Türk Komünizmi Üzerinde Bazı Gözlemler, Ekonomik ve Sosyal Yay., 1977; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Bilgi Yay., 1967 ve Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, 1967.
Bu kaynaklardan Aydın Yalçın’ın kitabı günümüz için dersler çıkartılacak niteliktedir. O günlerde (1975-77) yükselen “gerilla devrimciliğini” Ordu’ya “ihbar mektubu” biçiminde yazılmış bu kitap, özellikle, zaten o günlerde hiç bir şeklide başarıya ulaşamayacak dış (özellikle kapitalist ülkelerle ile ilişkili) istihbarat örgütleri kaynaklı bu “goşist” eylemlerin amaçlarının, tam 30 yıl sonra gerçekleşmeye başlaması ve Türkiye’nin güney doğusunda bir Kürt devletinin, aynı A. Yalçın’ın İbrahim Kaypakkaya’dan naklederek anlattığı tarzda oluştuğunu haber veren değerli bir kaynaktır. Bu kitap, 12 Eylül faşist darbesini planlayanlara akıl vermiştir fakat CHP’nin de, bugün nasıl bir yol izlemesi gerektiğini mefhum-u muhalifinden anlayabileceği bir başvuru belgesidir. Okunması elzemdir.
[3] Mete Tunçay, vd. tarafından “Tek parti
dönemi” diye “ceberut” imasıyla (Allah’a giden üçüncü yol demektir: “Mülk ile
melekût âlemleri arasında veya melekût âleminin üstünde zaruretin hüküm sürdüğü
âlem; Allah’ın zatı, azamet ve celâl sıfatı.”) bu dönem tanımlanırken, “Çoklukçu tek parti” tamlaması
belki de Türkiye’de ilk kez bu yazıda kullanılmaktadır. Buna, çoğunlukçu tek
parti de denebilir. Mustafa Kemal dönemine, hatta daha sonrasına bakılırsa, hem
ilk ve ikinci Millet Meclisi, hem de CHF ve CHP oldukça çoklukçu-çoğulcu,
kararlarının tamamını “çoğunlukla” alan, hatta genel olarak Mustafa Kemal’e de
sert eleştirilerde bulunulan politik kurumlardı. “Mustafa Kemal’in
diktatörlüğü” veya “CHP’nin tek parti diktatoryası” gibi nitelemeler hem
Montesquieu (Bkz: L. Althusser, Montesquieu
ve Siyaset ve Tarih, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yay., 2005 ve Yalçın
Küçük, Tekeliyet I, Devlet ve Hürriyet,
Salyangoz Yay., 2006, s: 18) veya Rousseaucu (Bkz: E.M. Wood, Sınıftan Kaçış, Çev: Şükrü Alpagut,
Yordam Kitap, 2006, s: 168 ve 176) genel demokrasi kuramı açısından ampirik
desteklerden yoksun, hem de nesnel olmayan tarafgirliklere sahip bilimsel olmayan
nitelemelerdir. Bu konulara yazının devamında değinilecektir. Bur
[4] Bu konulardaki ayrıntılı düşüncelerimi şu
kitaplarımdan izleyebilirsiniz: Veysel Batmaz, Yanlış Medy
[5] Ecevit’in kendi dışındaki sola kapalı olduğu dönemde, önemli bir sol kesim de CHP’ye kapalıydı. Bu sol kesimlerin çoğu, CHP’nin işlevini küçük burjuva partisi olarak devam ettirdiğini ve ne Kautuskyci ne de Leninist bir yapının CHP içinde olamayacağını söylüyorlardı. Ancak o dönem (1965-1980) CHP’nin, kitle ve seçmen desteğine sahip “ortanın solunda” bir parti olması nedeniyle kendi dışındaki solun kitle ve oy desteğine gereksinimi olmadığı bir dönemdi. Buna rağmen, CHP’ye oldukça önemli bir miktar, “daha” sol oyun verildiği kuşkusuzdur. CHP dışındaki solun oy oranı ise o dönemde, TKP ve Goşist unsurların seçime girecek partileri olmaması nedeniyle, %3-4 civarındaydı. Henüz Kürt bölücülüğü oluşmamıştı ve kürtçülük hâlâ sol olarak konumlanıyordu. Ortanın solu bir parti olarak, daha sol kesimden de oy alan CHP’nin, bu desteğe sahip olması hiç kuşkusuz, bir “sınıf” partisi olmasından kaynaklanmaktaydı. CHP’nin bu sınıfsallığı, parti tüzüğünde ve programında ve parlamento ve seçim etkinliklerinde, işçiden, köylüden, çalışandan yana bir sosyal demokrat parti görünümündeydi ve o nedenle destekleniyordu. Bu konuda, o dönemin anti-komünist bir analizi için Bkz: Aydın Yalçın, s: 41-73 ve kendi dışındaki sol ile CHP arasındaki ilişkiler için özellikle ss: 62-67.
CHP’nin
1965-1980 arası dönemde kendi dışındaki Marksist kitlelere ne k
[6] Özellikle 1991 sonrasında, Thatcher sonrası
tüm sosyal demokrat partilere model olan ve daha sonra Blair’in İşçi Partisi’ne
oy getirerek yarayan (Ayrıntılı bilgi ve tartışma için Bkz: Wood), Wood’un,
İngiliz İşçi Partisi özelinde eleştirdiği, sınıf politikalarını terk ederek,
kitle ve halkçı politikalara bel bağlayan “Yeni ‘Hakiki’ Sol-Blair Programı,”
CHP’de de, adı da anılırcasına öykünerek benimsenmiş ancak 1991-2002 arasında
CHP’ye hiç bir yarar getirmemiştir.
Ayrıca şu bir
daha vurgulanmalı: Bu tür bir politikanın mucidi Blair falan değildir. 1978’de
Ecevit ile başlayan ve 1991’de Erdal İnönü ile devam eden ve Deniz Baykal ile
halen sürdürülen CHP’deki, Wood’un terimiyle, “sınıftan kaçış”, 1983
sonrasından bu yana, ne sosyal demokrat kadrolara ne de CHP (Halkçı Parti, SHP,
vd.) örgütüne yaramamıştır. Yani, sınıftan kaçış’ın mucidi büyük ihtimalle
bütün düny
[7] Doğan Avcıoğlu şunları yazıyordu: “Gelişmiş
kapitalist ülkelerin yöneticileri, [1975] Aralık ayı başlarına k
Bu sözlerden beş yıl sonra, Türkiye
faşizmin darbesini yiyecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder